15 Eylül 2009 Salı

Mutlu sonlara inanıp, mutsuz sonları tercih eden biriyim ben
yaşamımda.


Sona yaklaştığımda başlangıcı seçen...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Hadi gel gidelim, hiçbir şeysiz, nedensiz.. Mekanının, adının, şeklinin önemli olmadığı bir yere. Birleşerek, dokunarak, tadarak.
Söylesene hala hikayeler damlıyor mu, parmaklarının ucundan?

Hala sözcükleri bir komutan edasıyla yönetiyormusun ellerinde?
Sen çok severdin saçlarımı koklamayı, okşamayı.

Bilirim...

Ama bugün hüzün kokuyor...
Gece olsun
Şarap gelsin
Ses gelsin
Sen başla

~~~~~~~~

Gece bitsin
Şarap bitsin
Ses gitsin
Sen gitme


Bitme...

Yollarını şaşırmasaydın!

Kaybetmeseydin adresleri

Acıyı da yaşardım, seninle olduktan sonra…

Bizim aşkımızda hiçbir sınır olmadı.

Bitiş noktalarından ibaretti sadece

Tenimde kraterler var!

Tenim kireçlendi…

Artık yüzüm bile kızarmıyor

:(

Erkeklerin bir diğer yanılgısı işte…

“Evdeki” ve “eldeki” ayrımı!

Bence şu "kaçamak" olayında isim değişikliği zeyli yapmalı.

Kaçamak değil, Kaçamamak olmalı adı.

Gel,

Desem.

Gelsen,

Sana dokunmak için

Bahane aramasam

Sokulsam usulca boynuna

Sende şaşırmasan

Kollarını dolasan

Sanki hep orada olmaları gerekmiş gibi

Ben gülümsesem

sen huzur bulsan

Sonra olsa...

Ben korkmasam

Sen dokunsan

Uzatsam ellerimi

Uzansam

Aradığın neyse,

Herneyse birlikte bulsak

Bizde kaybolsak

Saçlarım dağılsa

Sen saçlarımı toplasan tek elinle

Ben gözlerine baksam sonra

Konuşmasak


Gel,

Desem

Gelsen

Gel sen

Bakışlarımla bile dokunabilirim sana,

Biliyorum...

Gel(nokta)

13 Eylül 2009 Pazar

İşaretlere inanan biriydim...
Şu perde havalansa...
Şu arabayı da geçelim...
Şu trafik ışığına yakalanmazsam...
Şu dal parçası, derenin şurasını aşarsa...
Şu kuyruğu saat 12 olmadan atlatırsam...

der!

Kendimi cılız bahaneler ile;
Avuturdum,
Avunurdum!


Şimdi işaretler tam tersini gösteriyor.
Hani şu duymayı red ettiklerimden...
Biraz kırgınım.
Evet.
Ama ben buna çoktan hazırmışım yeni farkediyorum.
Sadece biraz üzgünüm hepsi bu kadar.


İnsan paylaşımların esiri olabiliyor ve sapkınca buna bağımlı kalabiliyor.
Hayır
Artık anları falan paylaşmak istemiyorum!

Anıların güzelliğini ne zaman anlarız peki?

Anlar geçtiğinde tabiki!


Senin benim kıymetimi anlaman için, geçip gitmem mi gerekiyor illa?

Benden bunu mu istiyorsun?


Düşünüyorum da,
Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Naif yönlerimizin keşfedilmesi,

Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması,
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti...
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız. Ve ne kadar güçlu korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.

Hissedilmeden, el değmeden,sevgimizi göstermeden.
Deniz minareleri, midyeler,
kirpiler ve kaplumbağalar gibi..

Sahi koruyor mu bizi çatlamamış bu sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi golgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi?

Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak,
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?

Belki en hoyrat yurek bile ateşböceğinin
O uçucu, masum, sev
imli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.

Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi, Korkaklığım, sevgi isteğimi En insani yönlerimi
kayıtsızca sunabilsem,
Bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup
Bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.

O da çözülecek belki,
Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu.
Kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak. Kırılmaktan korkmasak. Yaralansak... Ne olur bir darbe daha alsak? Yeniden açsak kendimizi, atabilsek kabuğ
u. Denesek, risk alsak, yanılsak...
Fark etmez.

Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o 15 yıldan öncesi gibi.

O zaman fark edeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özledigimizi.
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.

Vakit az, paylaşmak, sarılmak için
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.

Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokularak atlatırız o günleri.
Kırın o sert kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.

Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi..?

RABİNDRANATH TAGORE

12 Eylül 2009 Cumartesi

İçimdeki kızın yutkunduklarını, kusuyorum şuan ellerime...

dudaklarımdan aşağı yavaşça damlıyorlar...

leke bırakmadan...

utanmadan...

iğrenmeden.
Hayatım sanki şu sıralar nihavent makamında!

Arada rast-laşıyoruz...

O kadar...


Ya o sonbahar yaprağının ezildiğini gören, ağaçtaki diğer yapraklar?

Kim böyle bir sonu olacağını bile bile yaşamak isterki?

Her gün bir benzerini kaybedip, aynı sona kurban vermek?

Düşmemek için direniyorum!

Anlıyor musun?

Ya sonbahar yaprakları?

İnsanlığın tabanlarında ezilmekten kurtulabilecekmidir bir gün...!

Bir aşkı başlaması ile anlamlaştırmak isterken, biz bitmesi ile yapıyorduk bunu…

Sen gidiyordun…

Ve bir tragedya başlıyordu…

Şu an ne istiyorum biliyormusun?

Ellerimi yanaklarına koyup,
Burnumu burnuna dayayıp,
Dudaklarım dudaklarına dokunmadan,
Ama çok yakından...
Sadece nefesini hissetmek.
Öylece kalakalmak!

11 Eylül 2009 Cuma

Ne garip!

Balçıkların ayağıma dolandığında, ben sevgiyle sarıldın sanıyordum…