25 Ağustos 2010 Çarşamba


Sen;
Kimsesizliğimi çoğaltıyorsun.
Büyüyor el kadar yalnızlıklarım...

Aslında sen;
 Yoksul hayatımın, en zengin yanısın.
Adını söylüyorum adım gibi yabancılaşmadan...



Ben her gece yatağa girmeden önce seni giyiniyorum, 
kendimi çıkarıp.


"İnanma, geçitin sonunda çıkış yok
O iki çıplak adam da seni orada beklemiyor
Sessizlik farklı bir anam nezdi
Son konuşan, ilk sözü etmiş demektir

Bundan sonra yüzümde facia beslemeyeceğim
Kalbimi blues zindanlarında boğdurdum
Uzun bir yazıda gözden kaçan bir firari harfim
Ne benle başlıyor kelime ne de benle bitiyor

Bu gezegenin tozuyum kendimi yine sileceğim
Sana gelmiyorum bu yara başka hastalıktan
Bir hatıra bile değilsin ben içeri girerken
Ben dışarı çıkarken fil mezarlığı artık yüzün

Yüzümü yüzüne yeni yıkanmış kefen
Şeklinde seriyorum boyunca, iyi
Aşktan bana her mevsim çığ düşüyor
Aşkın mı? Böyle bir şarkı dinlemiştim
Ne kimse söylüyordu ne de ben eşlik ediyordum

Damdan dama atlarken düşen bir kedinin gözleri
Var işte şimdi kana batan yüzümde
Yüzümü ellerinin arasına al
Hani tutarmış gibi bir sincap, cevizini
 
İnanma, geçitin sonunda çıkış yok
Ve dönme geri, arkadaki giriş de kapalı  
Senin yüzün benim yüzüme şüphesiz gizli geçit
Benim yüzüm senin yüzünle paketli
Bedenimi değil, bir tımarhaneyi sunuyorum sana

 
İçim cıvıl cıvıl deli çocuklar bahçesi
Kan falıma baktırdım bir vakte kadar ölüm görünüyor
Ve deli gömleği gibi duruyor yüzüm kafatasımda
 
Hiç tanığım olmuyor hiç yaşadıkça
Ve içimdeki dava düşüyor sen içeri girerken
Ben dışarı çıkarken, anla, bambaşka bir inziva"

 Küçük İskender

02:14 saniyelik bir şarkının 7. saniyesi gibiydin... 
Sürekli bir başa sarma hallerindeydim.

Bana hep şarkılar söylerdin. Bu şarkı benden sana gelsin derdin.
Seni yine dinleyebilirdim. 

Bir şehrazat edasıyla; 
Saatlerce sana öğrendiğim hikayeleri anlatabilirdim.

Geçmiş zamanın hikayesiydi..
Bitti.

Yine de sen sevgili, benim en güzel suskunluğumdun...
Artık kimseyle, seninle bile konuşmak gelmiyor içimden...




22 Ağustos 2010 Pazar


Senden sonra;
isimleri-yüzleri-sesleri-nefretleri-aşkları 
bile sana benzemeyen adamlarla birlikte oldum.

Senden sonra, hepsinde seni buldum...

21 Ağustos 2010 Cumartesi


Ben sana ayıkken geldim.
Sen sarhoşmuşum gibi algıla.



"Sen... Suskunluklarımı tamamlayan bir döngüydün. Aslında biliyordum, içindeki kül edici ateş yüzünden ağır bir maskenin ardına saklandığını. Biliyordum bütün bu kimliklerinden sıyrıldığında ve çıkardığında maskelerini, anımsadığın yüzden hoşnut olmadığını. Ama hayrandım sana, sözcüklerinle beni sımsıkı sarışına. Bazı anlar öylesine kendin oluyordun ki, işte diyordum sonunda keşfetti kendini. Ateşi ile kendini yakmadan, hükmedebildi.



Ben senin ruhunun derinliklerine ancak bir su olarak sızabilirdim. Ancak bu şekilde dokunduğumun şeklini alabilirdim. Bu nedenle inmeyi istedim kendine tapındığın mabetlerine, denedim. İçindeki ateşe rağmen, boşluklarını doldurmayı ve üşüyen yanlarını sarmak istedim. Sana yanlız olmadığını hissettirmekti tek amacım. O sefil dünyanın aslında bu olmadığını anlatmaktı derdim. Üzülürdüm hissettiremediğim anlarda..."

19 Ağustos 2010 Perşembe

"Gittin...! Sana duyduğum sevgiyi, ibadet eder gibi hissettirdiğimde, seni köleleştirmeye çalıştığımı sandın... Anlamadın, aslında kendi yarattığın gölgelerindi seni korkutan. Ben değildim... Bütün bencilliğine rağmen sevmiştim seni. Ateşini söndürmek istemedim hiç...

Anımsasana en çok geceleri sesimi duymak isterdin ve en çok geceleri bakardın bana. Ama bu bile bendeki yansıyan, kendi güzelliğini görmek içindi. Fark etmedim mi sanıyorsun? Anlamadım mı? Bencildin, ama ben seni çok sevmiştim.


Söylesene şimdi; ya sen bütün bunları nece zaman sonra anladın? İçindeki ateşi başkalarının körüklediğini sanarken, hangi rüzgar külleri bana serpiştirdi. Dayanamadın geldin...

Yoruldun değil mi?
Bense kırıldım.
Sen vazgeçtin,
Ben yazdım...

İlk zamanlar ben bitmesine duacıydım, sense bitmesine seyirci...

Ve sevgilim gün geldi ben senin mabetlerine ibadete durmaktan vazgeçtim. Benim kalbim buna yeterdi de, sen bu derece imana değmezdin!


Boğazımın düğümü olduğun kadar, tenimde de bir faciasın.
Ne olursa olsun, ne kadar olursa olsun; ellerimin arasında duran yüz seninki olmalı.

 

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Bukalemunu oynuyordum... 
Aslında sadece; gözünün gözümdeki aksine yakalanmasını istiyordum.
Seni seviyordum.


17 Ağustos 2010 Salı


Bu gece dudaklarına sahip olmak istiyorum...
ve tenine...

Bu gece sevgilim,
teninle alınan bir teyemmüm diliyorum kendime...

Çünkü biliyorsun;
tenin bayramlık gibi...
Bir çocuk sevinci yaratıyor bende...


Saçlarım savulunca Akdenizin tuzu dökülmüş.
Ayaklarımda bir Rumeli havası...

Adımlarım Ege çizgisinde,
Döne döne...

Benimle dans eder misin?





Alt kirpiğimin üstündekine değmesi gibi olsun, seni bekleyişlerim.
O kadar kısa ve bir o kadar büyüleyici...


16 Ağustos 2010 Pazartesi


Yaklaş dudaklarıma...
 Ben adını fısıldarken, sesimden öp beni...
 :)



Üzgünüm.
Batışına seni bıraktım, doğuşuna onu...
Bu hep böyle idi.






Aslında; en çok seni koklamayı ve yüzüne dokunup, sana uzun uzun bakmayı özledim.



13 Ağustos 2010 Cuma

"Kelimelerde ustalaştın ama henüz boşluklarda ustalaşmadın. Bir cümlenin anlamlı olması için arada boşlukların bulunması gerekir, bir müzik eserinde de duraklar.”

Poulo Coelho / Portobello Cadısı


* Çok anlamlandırdığım bir cümledir... Hayatımız gibi. Müzikte, dansta, yemek yerken, su içerken, yürürken... Nefes gibidir duraklar.





"İki iş tuttum ömür boyu köklü.
Çocukları okutmaktı ilk işim.
İkincisi, yazdıklarımı çocuklara okutmak."

Rıfat Ilgaz...


 

12 Ağustos 2010 Perşembe


Bugün "suizleri" nin yayına girmesinin yıldönümü.
Uzun cümleler ve kendimi anlatma çabasınan yorulup, kısa cümleler ile hissettiklerimi anlatmaya çabalamıştım. Çoğu zaman anlık hislerimi paylaştım. Kızgınlıklarımı, kırgınlıklarımı, sevinçelerimi, heyecanlarımı, tutkularımı, davranış kalıplarımı, arınma çabalarımı...

Geriye dönüp baktığıma 1000' e yakın yazı girmişim. "Suya iz bırakmak gibidir anlar" demiştim. :) Bunu kelimelerle oynayarak yapmaya çalışarak, yazdım geçtim. 

Şimdi "iyi ki" diyorum. İçime sinen tek blogum burası oldu. Gerçek beni özgürce dökebildiğim bir deniz...



Güzel bir mısra ile noktalandıralım istedim bu günü. Güzel günler diliyorum...

"Çünkü hayat; ölümün insana oynadığı en trajik, en mükemmel, en acımasız oyunuydu.
Senin için ölüyordum. Durum buydu!"

Küçük İskender


"ne hissettiğini söyleyip ama buna uygun davranmayan birisi idi o da. "

"bir zamanlar herşeydi. bende ki tüm tanımların sahibi..".

"benim ona gidişimle, bana gelmeyişlerinin cezasını veriyordum"